Güneydoğu Anadolu’da -Gaziantep

 

Sevgili annemin sıklıkla kullandığı bir kelime vardır “suyu ekmeği kalkınca insan bir dakika durmaz yerinde”…

Hiç programda yokken çok sevdiğim Bursa lı öğretmen arkadaşım Öznur Çolakoğlu Çam’dan aldığım seyahat teklifi ardından ben de bir diğer kadim dostum Özlem Uluğ’u aradım. O da olumlu yanıt verdi ve böylece Güney Anadolu ya gidişimiz gerçekleşti.

Elhamdulillah. 

Ancak son anda Öznur’cum, yaşadığı bir mani sebebi ile eşlik edemedi bize. Ama her an dilimizde, dualarımızdaydı dostumuz.

18 kadar öğretmen hanımla Sabiha Gökçen havaalanında gün doğarken buluştuk. Hiçbirini daha önceden tanımıyor olmamıza rağmen sıcacık karşılandık ve tüm seyahatimiz boyunca bu sıcaklıkları devam etti. Allah onlardan ebeden razı olsun.

Gitmeden önce bildiğim pek çok  şeyin yanlış, ve habersiz olduğum  çokça şeyin olduğunu şimdi fark ediyorum.

Ne mutlu bize ki mübarek topraklara , eşsiz bir tarihe,  tertemiz geleneklere, sonsuz bir rahmete  sahibiz.

 

Gaziantep

Uçağımız Gaziantep semalarında alçalırken pencereden gördüğümüz manzarayı kalemle çizseniz beceremezsiniz. Kahvenin, yeşilin, sarının bin bir tonu ile karşıladı Gaziantep bizi. Tarlalar göz alabildiğince uzanıyordu, fıstık ağaçları minik puantiyeler gibi sevimli görünüyordu göze. İnce şerit yollar kıvrım kıvrım kıvrılıyor, güneş ışıkları bize neşeli oyunlar oynuyordu.

Kendisini tanıdığım için son derece memnun olduğum, üzerimizde fazlası ile hakkı bulunan rehberimiz Murat Altınterim bey bizi havaalanında tebessümle karşıladı ve aracımıza bindik

Gelincik tarlalarından geçerek kahvaltı yapacağımız mekana doğru yol aldık. Yolumuz Gaziantep’in ilk şehidi “Şehit Kamil’in” heykeli önünden geçti. Anacığını Fransız askerlerinin tacizinden korurken canice şehit edilen Kamilimize dualar yolladık.  Hikayesinin detaylarını az sonra Gaziantep Savaş Müzesinde göz yaşları ile  dinleyecektik.

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim… Şehit Kamil ve annesinin heykellerinin tam dibinde yükselen Fransız oteli çok acı verdi yüreklerimize. Yabancı düşmanlığı olarak lütfen algılanmasın, ancak otel yapacak başka yer yokmuydu diye düşündürdü bizleri.

Kahvaltımızı  “İkizler Kebap ve Baklava” da aldık. Gaziantep in meşhur “Beyran çorbası” yanında envai çeşit tat bizi bekliyordu. Kahvaltı üzerine gelen Antep fıstığı ve has kaymakla yapılmış “Katmer” tatlısı ile kapanışı yaptık.

Adından otobüsümüze binip Gaziantep Savaş Müzesi’ne yol aldık. Müze, tarihi  Gaziantep evlerinden birindeydi. Gaziantep evlerinin çok güzel mimari yapısı var. Ana kapıdan girdiğinizde sizi kucaklayan yemyeşil bir avlu ile karşılaşıyorsunuz . Evlerin tüm pencereleri “hayat” denen bu avlulara açılıyor ve kadını-erkeği- çoluğu-çocuğu günün büyük  bölümünü bu avluda yaşıyor.  Evlerin duvarlarında kuşlar için yapılmış yuvalar bulunuyor. Mutfak odası alt kattaki odalardan birisi olarak tahsil ediliyor ve büyük bir ocakta pişiyor yemekler.  Savaş zamanında halkın elinde gıda olarak bulunan her şey bir araya getirilmiş ve Gaziantep kadınları bu mutfaklarda halka yiyecek ve ekmek pişirmişler. Unun bitmesine doğru telaşa düşüp “unu nasıl arttırabiliriz” diye düşündükten sonra zerdali  çekirdeklerinin içinde bulunan bademi öğütüp toz  hale  getirip una ilave etmişler. Ancak zerdali çekirdeğinin sıcak ile temas ettiğinde zehir haline dönüştüğünü bilmemeleri, 300 tane askerimizin yediği ekmekler sebebi ile şehit düşmelerine neden olmuş. Bu ne acıdır Ya-Rabbi! Ancak halk askerleri ekmek yapılmasına devam edilmesini, açlıktan bitap düşüp savaşamayacak halde olmaktansa, zehirli ekmeği yiyerek son defa dahi olsa düşmana saldırmayı yeğlemişler, kadınlarımız da bu ekmekleri yapmaya devam etmişler.

Her evin altında “mahsen” denen ve kaleye açılan gizli geçitlerin olduğu mağaralar var. Avluda bulunan ağaçların kökleri mağara tavanını bir ağ gibi sarmıştı. Müthiş bir görüntüydü. Mağaralar son derece büyük ve odalar şeklinde oyulmuş.  Her bir oyukta  Gaziantep in Fransız lara karşı sergilediği kahramanca mücadelenin temsilleri mevcut. Mermi toplayan çocuklar, şehitlerimizin  nakli, şehrin fedakar ustalarının söğüt ağacı kömürü+güherçile ve kükürtle yaptıkları kara barut, bir çift bakır sahanla yapılan sahan bombası imalatını gösteren figürler canlıymış gibi bizlere feryat ediyorlardı.

Müzede şehrin savunmasında kullanılan tabanca, av tüfeği, kılıç, kama, kazma, kürek ve şehitlere ait birçok eşya sergileniyordu. Ama bizlere en ilginç geleni halkın kendi icadı olan, günümz teknolojisi ile bir benzerini yapmanın mümkün olmadığı, makineli tüfek sesi çıkaran ve Fransız askerlerini korkutmak amacıyla kullanılan ”tak-takı”ydı. Ağaçtan yapılan, tokmak, sap ve çarktan oluşan tak-takı, çevrildiği zaman makineli tüfek sesi çıkarıyordu.  O yıllarda silahı olmayan Antepliler  tak-takı’yı kullanarak, düşmana karşı koymuşlar. Tak-takının sesini duyan düşman askerleri Anteplilerin elinde fazlaca silah olduğunu düşünmüşler ve korkmuşlar.

Gaziantep’ linin yürekleri ile yazdığı destanlarını gözyaşları ile rehberimizden dinledik. Vatan için nasıl mücadele edileceğini bir kere daha gördük. Tüm şehitlerimizin ruhları şad olsun…

Gaziantep’in Şahinbey mahallesindeki pek çok sokak ve binada gördüğümüz restorasyon çalışmaları bizi son derece sevindirdi. Şehir, aslına uygun bir şekilde hızla yenileniyor ve güzelleşiyordu. Bu evlerin kapılarındaki hoş bir detay da dikkatimizi çekmişti : Tokmak. Kadın misafir geldiğinde farklı bir tokmağı, erkek misafir geldiğinde de başka bir tokmağı çalıyor ve ev sahibi böylelikte kapıdaki kişinin cinsiyetine göre kapıya geliyormuş.

Kepenek Mahallesindeki Şeyh Fethullah Camisine doğru yol aldık.  Cami o saatlerde kapalı olduğu için içine giremedik ancak bahçesindeki Seyh Fethullah Efendinin türbesini ve şehitlerin kabirlerini ziyaret edip Fatihalar gönderdik.  

1564 yılında camiyi bizzat kendisi yaptıran Şehy Fethullah’ın, seyyid soyundan gelen mübarek bir zat olduğunu öğrendik.

Halk arasında dolaşan ilginç bir rivayeti de dinledik bu arada. Rivayet odur ki Seyh Fethullah Efendinin hanımı biraz koyu tenliymiş, bir gün hamama gittiğinde Bozoğlu aşiretinden bir hanım teninin rengi sebebi ile kendisi ile kırıcı konuşmuş. Buna içerleyen Şeyhin hanımı üzüntüsünü Şeyh Fethullah Efendiye bildirmiş. Fethullah Efendi de hanımının bu üzüntüsü üzerine “ Bozoğlu soyundan her kim hamama gelirse, hamamın suyu soğusun” diye beddua etmiş. İşte o gün bu gündür Bozoğlu aşiretinden kim gelse hamama, su soğurmuş.

Ardından orijinal kesme taş işçiliği ile yöresel mimari üslubu yansıtan  Gaziantep Mevlevihanesine gittik. Avluya girer girmez kuş sesleri ve huzur veren bir ney sesi doldu kulaklarımıza. İlk anda büyülenmiştik bile. Merdiven tırabzanlarını saran sarmaşıklar, küçük bir havuz, mavi gökyüzü altında fevkalade görülmekteydi. Mevlevi dervişlerinin figürlerinin olduğu kata çıktık ve dervişlerin edepli yaşamlarına dair dinlediğim şu cümleler kaldı hafızamda :  Mevlevi dervişleri yemek yerken hiç konuşmazlardı. Yemek esnasında bir derviş susadığında, bardağını omuzu üzerine kaldırırdı. Su doldurma ile vazifeli derviş bardağı doldururken sofradaki  herkes sofradan el çeker, onu beklerdi. Bu suretle o, su içerken öbürleri bir lokma bile ondan fazla yememiş olurlardı. Hatta ağızlarında lokma bulunanlar ya yutmazlar, veya belli etmeden yutarlardı. Lokmasını ağzına götürmek üzere olan sofraya bırakıp yemekten el çekerdi.  Ne güzel bir edep…

El yazması Kuran-ı Kerimlerin bulunduğu bölümü de gezip ziyaretimizi tamamladık.

Gaziantep sokaklarını adımlarken mis gibi kokular geliyordu burnumuza. Anladık ki bir fırına yaklaşıyoruz. Yeni pişen pidelerin enfes kokuları doldurdu içimizi. Dükkanın önünde duran cam bir sandık çekti dikkatimizi. Üzerinde “sadaka ekmeği” yazıyordu. Öğrendik ki durumu ihtiyacından fazla ekmek-pide alabilecek olan halk, fazladan aldığı taze pideleri bu sandığa bırakıyor ve ihtiyacı olan bir diğer kişi de gelip bu sandıktan pidesini alıyordu. Ne güzel bir paylaşımdı… Bizler de sevinçle sandığa birer ikişer pide bıraktık ve yolumuza devam ettik.

Ve tarihi Bakırcılar Çarşısı içinde bulunan“Tütün Han” a giriş yaptık. Avluda kurulu Yörük çadırının davetkarlığı ile serildik minderlere. Sıcak gün ortasında püfür püfür çadır bizi mest etti. Yorulmuştuk… Birer Türk kahvesi içmekti niyetimiz ama yörenin fıstık ve çitlembikle yapılan meşhur lezzeti “melengeç kahvesi” teklif edildiğinde tatmadan duramadık. Sunumu tıpkı Türk kahvesi… Ama tadı öyle değil. Sanki çikolatalı bir içecek gibiydi. Kahve ihtiyacımızı gidermese de tadılması gereken bir tat. Han kalabalıktı… Avluya açılan odaları gezmeye koyulduk. Yemeniciler (üstü kırmızı ya da siyah deriden tabanı ise köseleden dikilen topuksuz ve çok sıhhatli olan ayakkabı), bakırcılar, sedefçiler, şark odaları, yöresel el sanatlarının sergilendiği bölümler… Unutamayacağım biri vardı ki o da Bakırcı Kamil Usta… Bir insan bu kadar mı naif, bu kadar mi sabırlı olur… Tüm sorularımızı tek tek yanıtladı ve ilgilendi bizimle. Allah işlerini rast getirsin.

Kahvelerimizin ardından tarihi Bakırcılar Çarşısını gezmeye başladık. Aman Allahım ! Baharat kokusu, çekiç sesleri, satıcılar, kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar…. Müthiş bir kalabalığın içinde bulduk kendimizi. Özlem ile ne yöne bakacağımıza, hangi dükkana gireceğimize karar veremiyorken değerli taşların satıldığı bir dükkanda bulduk kendimizi. Eğer bir gün Bakırcılar çarşısına gelirseniz “Abar” İsimli bu dükkana muhakkak uğramalısınız. Son derece memnuniyetle çıkacağınıza eminim. Birer 33 lük akik tespih , 99 luk yeşil damarlı akik  ve 99 luk amatis taşı tespih, safir ve yakut taşlarından yapılmış ince bir bileklik aldık. Çarşıyı gezmeye yeniden başladık. Aslında buradan bakır almak gerekirdi ama ihtiyacımıza uygun bir şey bulamadık. Çarşını içlerinde bir başka dükkandan kız kardeşim için bir küpe beğenip aldım ve Özlem çarşının sonundaki dükkandan –tüm seyahatimiz boyunca herkesin beğenisini ifade edeceği- firuze bir yüzük aldı. Böylece biz kadınların takı ihtiyacının asla bitmeyeceğini bir kere daha yaşayarak tecrübe ettik.

Antep’e gelinir de fıstık, cevizli küme alınmaz mı ! Aracımızı beklerken köşedeki sıra sıra dükkanlardan bu  alışverişimizi de yaparak geleneği devam ettirdik.

Şimdi ne yapacaktık ? Tabi ki Antep tatlısı yenecekti ve bunun için eski şehri geride bırakıp yeni şehir Gaziantep e doğru yola koyulduk.

Yeni şehir Gaziantep son derece modern yapıların , parkların, bahçelerin bulunduğu bir kent. Sokaklarında ilerlerken, hayranlıkla bu gelişimi seyrediyorduk. Aracımız Çelebioğulları Baklava nın yanında durdu ve dükkanı doldurduk. Tek bir kelime söyleyeceğim: Çeşitli yerlerde farklı tatlılar yemişimdir, ama böylesini asla! Ağzıma aldığım ilk lokmada başım döndü. Artık tansiyonum indi mi çıktımı bilemiyorum fakat  sadece bu lezzet için Gaziantep’e bir kere daha gelir insan. Tek kelime olmadı dimi ?… Bence destan yazılmalı bu lezzete.

Gaziantep….Bir günde bitmeyecek bir şehirdi ama zamanımız sınırlı olduğu için Urfa’ya doğru yola çıkmalıydık artık. Daha yolumuzun üzerinde uğrayacağımız Halfeti vardı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*