Sibel Eraslan

Hepimiz Yoksul

 

 

……..

Başkasının yoksulluğu diye bir şey yok aslında. Dünyada tek bir yoksul, tek bir aç kalmayınca kadar, hepimiz yoksul, hepimiz açız biraz…

İnsan olmaya dair gerçekliğimizi, insanın kadrini bilerek kurarız ancak…

Açlık ve yoksulluğun hüküm sürdüğü bir dünyada, “ben de insan mıyım” diye soruyorum kendime.

Sibel Eraslan

yazının tamamı

Mahcubiyet

En son ne zaman kendinizi mahcup hissettiniz? Yan komşumuz, Hacı Fatma Hanım, geçen sabah, ezandan sonra “çöl lalesi” adı verdiği kumsal lalelerinden toplamış, balkonda yazı yazarken yanıma getirdi, “sizin için” dedi gülümseyerek… Onun ak lalelere karışan bembeyaz yüzü karşısında yaşadığım mahcubiyeti anlatmam imkansız… Öyle güzel kokuyorlar, öyle zarifler ki, hele hediye olarak gelmeleri yanıbaşıma… Fatma’dan geldiler ama aslında geldikleri makam Allah’tandır diyerek elim ayağıma karışıyor… Alt üst oluyorum, teşekkürler ediyorum… Boşa dememiş arifler; “yüz ziyarettir” diye… Yüze iki gözümüzü dikerek bakamayız, eziliriz, utanırız bizler… Yüz, lale ve ziyaret… Küçük aralıklar… Savaşların, rest çekmelerin, kan pazarlıklarının, büyük lobilerin, borsaların mühim polemikleri içinden geçerken zaman… Herkes tek tek veda ederken hayata… En ünlülerimizin sadece bir selalık o da musalla taşında tattığı saltanatların, bir kibrit çakımı süresinde sönüp geçtiği günümüzde… Yaşamakla ölmek arasında ne kadar fark kalmıştır, hiç düşündünüz mü? Ölmeden evvel ziyaret edebilmek yüzleri, o yüzlerde Yaratıcı’nın izlerini sürerek, mahcubiyetle eğmek başı önümüze… İnsan olduğumuzu hatırlamak yeniden… Niçin olmasın?

Sibel Eraslan (Star gazetesi yazılarından bir bölüm)

Mekke’deki ‘Büyükanne’miz

Annelerimizden doğarız. Günü geldiğindeyse annemizin ismiyle kucaklayacaktır toprak bizi. Allah resulü (sav) bir gün arkadaşlarıyla otururken, elinde tuttuğu hurma dalıyla toprağa dört uzun çizgi çekerek sordu: “Bunlar nedir bilir misiniz?” Yanında oturanlar yere çizilmiş bu dört uzun çizgiye bakarak söylediler: “Elçi doğrusunu bilir…” “Bunlar” dedi Elçi, gözleri bulutlanarak; “Cennet sultanı kadınlardır; Müzahim kızı Asiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed kızı Fatıma”… Allah’ın selamı onun üzerine olsun… Bu dört büyük kadın, dört cennet nehri gibi, yeryüzünün alınyazısı gibi, tüm zamanları eğiren iplikler gibi, yerlerle gökleri bitiştiren dört eksen gibi taşırlar bizi dünden yarına… Onların hayat hikayelerini, geçmiş masallardan, epopeden, esatirden farklı kılansa, tüm zamanlar için taşıdıkları hikmetler, açılımlardır. Onların her çağ insanına söyleyeceği başka dersler, ibretler vardır, onlar donuk, durağan ve mat değildir, her daim kaynayan pınarlar gibi, çölün altından fışkıran Zemzem gibi, içtihatlarının parlak kolları tüm zamanlara ve uzamlara yetişir… Onlar, büyükannelerimizdir, sırlarımız onlarda saklı…

Sibel Eraslan

Devamı için

‘Allah da gelir’ hem de herkesten çok

……….“Ne olursan ol, yine de gel” perspektifinden, “ne olursan ol, yine de gelirim” kulvarına varışta, kuşkusuz “asrımızın” ihtiyaçları önemli bir rol oynamaktadır.

Birinin, bir alimin kapısını çalmasıyla, aynı alimin o kişinin kapısını çalması arasındaki klasik hiyerarşiyi, ezberi, kalıbı sarsan bir teklif, öyle değil mi?  Ama şimdi insanlar arası bu hiyerarşi ezberini toptan sarsacak bir örnek vereceğim…

Süveyd b. Saîd’den rivayet edilen bir hadis. “(Dedi ki): Bize Hafs b. Meysera rivayet etti. (Dedi ki): Bana Zeyd b. Eşlem, Ebû Sâlih’den, o da Ebû Hüreyre’den, o da Resûlüllah’tan (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nak≠len rivayet etti ki: Şöyle buyurmuşlar:

«Allah (Azze ve Celle): Ben kulumun bana olan zannının yanındayım. Beni zikrettiği yerde, Ben onunla beraberim, buyurdu. Vallahi! Allah ku≠lunun tevbesine sizden birinizin sahrada kaybolan hayvanını bulmasından daha çok sevinir. Her kim bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım ve kim bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yakla≠şırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim.»

Ne kadar sarsıcı değil mi? Yaratıcının bile “koşarak geldiği” bir düzeyde, kulların yok ben gitmem o gelsin veya kim kime gitti, kim kimin kapısını çaldı ya da çalmadı cinsinden bir onur yarışına girmesi, herhalde abesle iştigaldir, hatta maazallah kibre kadar gidebilir ucu… Peki, Müslümanlar olarak nasıl bir dil kuracağız? Herhalde bunun da tek tip bir cevabı yok. Rahmeti gazabını aşmış Allah Teala’nın kuluna yönelik yakinlik gayreti, çok tesir etti bana… Gün gelip herkes sizi bıraksa da, Allah bırakmaz! Allah da gelir, hem de herkesten çok. Kapıyı çalan da aslen O’dur, başkası değil…

 

Sibel Eraslan

http://www.stargazete.com/yazar/sibel-eraslan/-allah-da-gelir-hem-de-herkesten-cok-haber-408385.htm

Dindar bir kadın neden çalışmak ister?

Yağmur yağıyor. Kadınlar işe gidiyor. Rızık peşinde koşanlar ile Rezzak peşinde koşan kadınlardan bir çorba sunuyor şehir. Ana yemeğe, ana konuya, ana maddeye geçmek için önce çalışan kadınları tüketmek, sindirmek, harcamak ya da kusmak gerekiyor. Peki dindar kadın çalışınca neden daha çok eleştirilir? Ve dindar kadın neden çalışmak zorunda kalır?

Kendisine talip olan dindar erkeğin istediği şekle girmek için.

 “çalışmak istiyorsa çalışsın ama işten geldiğimde soframı önümde isterim”, “çocuk da yapsın kariyerde, mantı da sıksın kemerleri de”, “şiş de yanmasın kebap da”

Bu kadar kolaydır. Kadın daima kontrol altında, müdahale edilebilen, hızlı ve pratik, hizmeti sınırsız, duyguları kısıtlı bir varlık olmalıdır. Cebinizden çıkarıp masanın üzerine koyu verdiğiniz telefonunuz gibi… Hem çok yakın hem çok uzak. Hem gözünüz rahat olmalı hem gönlünüz. Maddi açıdan da manevi açıdan da tatmin eden ve manipülasyona açık olan bir konumda olmalı. Evi de evin ekonomisini de çekip çevirmeli. Her istenildiği zaman hazır ve tetikte olmalı… Böyle düşünmeye başlayan erkeklerin ben “hiç”leştiğini düşünürüm daima. Hayatın her ayrıntısını kadın şekillendirip, tüm faktörleri kadın belirlerse ve mükemmeliyete kadın daha çok yaklaşırsa o evde erkek, mükemmelliğin ortasında sırıtan kirli bir çoraba dönüşüyor demektir. Oysa evlilik teknik ve artistik açıdan karınıza tam puan vereceğiniz bir spor dalı değildir. Bu yüzden tahakküm eden dindar erkeğin bu düşüncesi kadar; bu şekle girmeyi kabul eden kadının düşüncesi de sakattır. Eşini sadece yazar kasa olarak gören erkekler olduğu sürece o kadim koruma içgüdüsünü kaybeden hanımlar da daima olacaktır. Merhametin olmadığı evlilikler böylece bir kalıp bir boru bir duvar olarak var olmaya devam edecektir.

Evde oturmak sözünden hizmetçi olmak sonucunu çıkardığı için.

“çalışmasın, dışarıya çıkmasın, evde otursun, bana yemek yapsın”

Evde nereye otursun istersiniz peki? Koltuğa? Mutfak sandalyesine? Eşiğe?  İsterseniz tek ayak üzerinde beklesin sizi.  Hatta hem tek ayak üzerinde beklesin hem de bir eliyle çorba karıştırıp diğeri ile saçını tarasın. “ kadınlar evlerinde otursunlar” kalıbını “evlerinde robot gibi çalışsınlar” diye algılayan dindar erkeklerin yarı Tanrı pozlarına yattığını düşünüyorum. Oysa kadının dinimizde çocuğunu emzirme zorunluluğu bile yok. Modern hayatın bir yağmur gibi yağan zehirli okları kadını evde de işyerinde de okulda da bulabiliyor, kalbimize her daim isabet edebiliyor. Tıpkı erkeklere isabet ettiği gibi… Burada birbirimizin tanrısı olmak yerine aynı tanrıya kul olmaya çalışmak tek çözümdür. Her koşul ve şart altında insan nefsinin isteklerini bilir ve günaha giden yolları tıkarsa çarpık sonuçları çözümlemek zorunda kalmaz. Evden çıkmayan bir kadının cep telefonu ile eşini aldatmasını da iş hayatı boyunca çevresindeki insanlara örnek bir hayat sergileyen kadının kazandığını da aynı terazide tartmak zorunda kalmayız o zaman. Her vakıa özeldir, her kadının duruşu kendine özgüdür… Bu yüzden dindar erkeğin çalışmayan hanım isterken aslında evine bir hizmetçi istemesi kadar evinin hanımı olmak yerine hizmetçisi olmayı kabul eden kadının düşüncesi de sakattır. Oysa kadın ve erkeğin doğasında var olan şey, arz talep meselesi değil adayıştırSevginin tavan yaptığı yuvalarda hanım; erkek istediği için değil kendini adadığı için saçındaki tokadan kalbindeki atar damara kadar neyi varsa erkeğin avuçlarına bırakır. Bu yüzden rabbimiz sükûn bulunacak eşler diye bahseder onlardan. Birbirlerine hükmeden, birbirlerinin fıtri alanlarına tecavüz eden eşler olarak değil.

Ekonomik özgürlük ile EGOnomik özgürlüğü karıştırdığı için

“hayat şartları zor, istekler çok”

 Bir lokma ve bir hırka sözü -bizim isteğimiz dışında olsa da- fantastik hale geldi. Bu zaman diliminde dünyaya gelmeyi biz seçmedik. Tüm oluşumlar yaratıcımızın takdiri. Ama bunu bahane olarak ortaya atmak sorumluklarımızı azaltmaz maalesef. Her şeyin “anında” yaşandığı şu zaman dilimi, tetris oyunun son bölümü gibi… Gökten sağanak halinde şekiller yağıyor ve biz evirip çevirip o şekillerle gedikleri tıkamak zorunda kalıyoruz. Böylece Ekonomik açıdan özgür olduğunu sanan kadın aslında modern zamanın gönderdiği şekilleri dini hayatına uygulamaya çalışan bir robot haline dönüşebiliyor. İhtiyacı olmadığı halde ve Allah rızasını kazanmak gibi ulvi bir amacı, Halka hizmetin hakka hizmet olduğu gibi bir düşüncesi olmadığı halde sırf kariyer, ego ve lüks yaşantı için çalışıyorsa dindarlığı da aile hayatı da zedeleniyor ve etrafındakileri zedeliyor demektir. Ve kendisini mutlu etmeyeceğini bile bile hak iddia ettiği her yerde bulundukça bu zedelenme devam edecektir. Bu noktada Tarkovski’nin şu sözleri ne kadar manidar: “Bunlar hakkında konuşuyor olmamız bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyor. Sorun doğal bir şey olmalı. Fakat kazanılmış ya da kazanılacak kadın hakları, kadınların kendi kendilerini onaylamalarını sağlamayacak. Tam tersine, bundan sonra aşağılanmayı hissedecek. ‘Neden’ diye soracak kendine, ‘erkekten çok farklı bir insan olarak, bir erkeğin hayatını yaşıyorum?’ Bu sorunlar maneviyattan yoksun oluşumuzun işaretleri.”

Toplum dini vecibelerini yerine getirmediği için

Özellikle dindar erkeklerin tutumunu niye İslam değil de modern koşullar belirliyor anlamak mümkün değil. Başörtülü kızlar bir olumsuzluk eki gibi takılıyor her kelimeye. Her kelime olumsuz cümleler doğuruyor bu yüzden. Efendim okumasınlar, okurlarsa da çalışmasınlar, çalışırlarsa da evi ihmal etmesinler, çocukları boş bırakmasınlar, gerekirse evlenmesinler, avukat olsunlar ama mesleği bıraksınlar, öğrenci olsunlar ama öğretmen olmasınlar… -Diğer yandan rektörlerin de başörtülü kızlar hakkında aynı şeyleri söylemesi ilginçtir-

Oysa neden bir meslek edinir bir insan. Neden rabbimiz bazılarımıza diğerlerinde olmayan yetenekler ile donatmıştır. Her insanın mahir olduğu işler vardır. Bu doğrultu da kadının da erkek gibi kendini keşfetmesinde, yeteneklerini geliştirmesinde, çok zeki ise zekasını kullanmasında ne gibi bir sakınca olabilir. Ev ya da iş diye sosyal hayatı ikiye bölen insanlar dindar da olsalar bir üçüncü şık sunmadıkları için yavan kalıyorlar.Diğer yandan ihtiyacı olan kadının avuç açmasının sebebi yine Müslümanlar değil mi. Eğer ki dinimiz de dul kadının ve yetimin hakkı mevzusu sosyal hayata Müslümanlar tarafından işlenseydi bu gün aman dul kalırsa ortada kalır diye anneler kızlarının okumasını hayat-memat meselesi yapmazdı. Diğer yandan ‘hastaya maddi manevi yardım’ hakkı ile yerine getirilseydi, eşi hastalanan kadın çalışmak zorundayım diye çabaya düşmezdi. Eğer ki erkekler eşlerini bir başkası ile aldatıp ikinci kadın statüsünü olağan göstermeseydi bu gün her ihtimale karşı mesleğim elimde olsun diye okuyan kızlar olmazdı. Peki, erkekler bir gün hak vaki olur da ölürsem eşim ne yapar çocuklarıma kim bakar diye düşünüp eşine bir meslek edindirme çabasına düşüyor mu bundan da pek emin değilim

İşte dindar kadın en çok da bu ihtimal yüzünden okumak ve iş hayatında olmak istiyor. Toplumdan umudunu kestiği için, modern erkekten umudunu kestiği için, figüran rolune düşmemek için. Dul kaldığında sobasız bir evde çocukları ile gelecek bir tas çorbayı beklememek için. Son anda bir umudum olsun, açık bir kapım olsun diye bir meslek ediniyor kadın. Yıllarca okuyup alabildiğimiz üniversite diplomasını kanepelerin altında, gar dolaplarının üstünde işte bu yüzden saklıyoruz. Bu kadar basit.

Sonuç.

Şimdi bu yazıdan sonra adım feministe, lakabım artiste çıkacak ama olsun! Ben kariyer peşinde olan egosunu büyüten ve Allah rızasını arka plana atan kadınları savunmuyorum. Ben evde duran akşama kadar televizyon izleyip çocuklarına beş dakika ayırmayı çok gören kadınlara bir hak kazandırmak amacıyla da bunları yazmıyorum. Ben elbette kadının zayıf, iş hayatının yükünün ağır olduğunu da biliyorum. Üzerinde “görülmüştür” damgası bulunan her kadının tesettür ve ahlak açısından durmadan kendini yenilemesinin, dışarıda bulunduğu sürece o ağır zırhı taşımasının; ne denli zor olduğunu da biliyorum. Çoğu kez kadının sömürüldüğünü ve nesne haline getirildiğini de maalesef biliyorum.

Ama filleri* eğitmeye çalışan Hintlilerin hiç mi suçu yoktur. Hintliler önce fili üzeri yapraklarla örtülü bir çukura düşürürler. Sonra gece gündüz demeden filin uyumasına fırsat vermeden orasına burasına bıçak sokup küçük yaralar açarlar. Kükreyip tepinen filin yaralarına ve gözlerine tuz basıp file sahibinin kim olduğunu öğretmeye çalışırlar. Yedi gün sonra yabani ve özgür filden geriye bir şey kalmaz. Fil artık itaat eder ve sahibini tanır. Bunun gibi Dindar hanımların kabiliyetlerine, fikirlerine, hislerine, güven duygularına durmadan tuz basan erkeklerin, toplumun, dekanların, ailelerin hiç mi suçu yoktur peki. Kendisini başörtülü hanımların sahibi olarak gören ve onları kendisine itaate zorlayan eşlerin hiç mi suçu yoktur. Emanet olarak verilen varlığa sahiplik iddiası taşıyan dindar beylerin? Ve filleri evi yıkmaya zorlayan Ebrehelerin(sistemlerin) hiç mi suçu yoktur?

İşte tam da bu noktada gökten iki elma bir ayva düşüyor…

Birisi  “kabeyi yık” diyen Ebrehe’ye değil  “kabeyi yıkma” diyen Allah’a itaat eden fil kadınların başına. Ki onlar Çalışıyorsa evi bozmamak için, okuyorsa evi bozmamak adına, ev hanımıysa evi cennet bahçesine çevirmek tasasıyla didinip dururlar. Ve diğeri de evin geçimi konusunda endişeye düşmeyip, “o evini korur” diyerek evi sahibi olan Allah’a emanet eden Abdulmuttaliblerin başına. İşte ancak o zaman modern hayat denilen Ebrehe yenik ekin yaprağına dönüşür ve dünya denilen masal mutlu sonla biter…

Not: peki ya gökten düşen ayvaya ne oldu, o kimin başına düştü diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Efendim gökten düşen ayva da benim başıma düşüyor. Bu yazıyı yazıp kadim polemiğe bir tas su daha taşıdığım için, adım feministe çıkacağı için, kadınların çalışamaya hakkı vardır ama ihtiyacı yoktur/olmamalıdır demeye çalıştığım için, her iki tarafa da mail olmadığım için…

(Sibel Eraslan)