işten eve dönerken kalpten, gözden, akıldan geçenler

Saat 17:30

Mesai saati doldu.

Dağınık masama şöyle bir göz atıp solumdaki etejerin üzerinden gazetemi aldım.

Mantomu giyindim, çantama uzandım.

Kapıdan çıkana dek karşıma çıkan arkadaşlara iyi akşamlar dileyip sokağa çıktım.

Mis gibi bir hava…

Soğuk, nemli, dumanlı ve karanlık bir sema.

Oh ! dedim.

Nefes almak ne güzel.

Mantoma daha bir sıkı sarıldım ve servis aracına yöneldim.

Her zamanki yerim, her zamanki gibi beni bekliyordu.

Oturdum…

Radyoda rahatsız edici bir müzik vardı. Çantamdan mp3 playerimi çıkartıp bana daha iyi gelen melodileri dinlemeye başladım.

Aksilik, pil bitti. Yedek pile baktım ki oda bitik halde. Kısmet diyip camdan dışarıya bakmaya ve kulağımı tırmalayan o tuhaf şarkıyı duymamaya çalıştım.

Trafik vardı.

Arabalar , insanlar bir yönden diğer yöne koşturuyorlardı.

Mani olamadığım düşünce akışına daldım.

İnsanların yüzlerine, duruşlarına, yürüyüşlerine, bakışlarına, bazen dalgın hallerine bakıp onların nasıl bir hayat sürmekte olduklarını anlamaya çalışırım hep.

Acılı mı, kavgalı mı, huzurlu mu, mutlu mu, fakir mi, hasta mı, dertli mi, başarılı mı, kavgacı mı, ara bulucumu ..

Acaba şu kadının çocukları var mı ?

Bu adam eşini döven bir adam mıdır yoksa seven mi ?

Şu genç kimle telefonlaşıyor, sevdiği kızla mı, arkadaşıyla mı ?

Montunun önünü kapamamış bu ufaklık, kesin hasta olacak, annesi ilgili bir kadın mı acaba ?

Şu berber kaç saattir böyle boş bekliyor, kazançlı bir gün mü oldu onun için ?

Şu dedenin ağrısı var galiba, acılı duruyor ?

Şu genç kız evine mi gidiyor, onu neler bekliyor, adımları geri geri mi gidiyor yoksa mutlulukla mı?

Turşucu önünde yaşlı bir ihtiyar.

Dükkanın küçük camından içeri eğilmiş, bir şeyler anlatıyor.

Kafasında beresi var ama sırtında neden hırkası yok?

Yok mu acaba?

Unutmuştur belki de sokağa çıkarken almayı.

Kolay olana inandırmaya çalışırken kendimi,

Ayakkabılarına iniyor gözlerim.

Üşüyorum….

Her insan bir dünya, içinde ne gizler saklıyor.

Bana bakan ne düşünüyor kim bilir ?

Ben gibi düşünüyor mu insanlar ?

Anlamaya çalışıyor mu ?

Saçmalıyor muyum?

Olsun, hoşuma gidiyor.

“Evin önünde inmiyim,  merkezde inip biraz yürüyüş yapmak iyi gelecek” diye düşünüyorum. Anneme telefon açıp gecikeceğimi ve oğluma yarım saat daha bakmasını rica ediyorum, Allah razı olsun, “merak etme” diyor.

Bir siren sesi…

Neler oluyor ?

Arabalarda bir telaş hali olunca anlıyorum ambulans geliyor.

Önce ışıkları, gecede kızıllık yayıyor.

Sonra sol yanımdan hızla geçiyor.

Acıyor canım.

Ambulans daki hasta yakının suleti buzlu cama yansımış, eğilmiş hastasına bakıyor.

Yüzünü görür gibi oluyor, tıkanıyorum.

Dua yolluyorum…

Şöför hızlı gidiyor, sevmiyorum bu hali, daralıyorum, ilgimi başka yöne kaydırmaya çalışıyorum.

Gök yüzüne bakıyorum yeniden.

Gece karanlığında görünen beyaz bulutlar hoşuma gider, ama yoklar, göremiyorum…

Şöförün hızlı gidişi bana ölümü hatırlatıyor.

Tam o anda ölmüş olduğumu düşünüyorum , korkuyorum hazırlıksız halimden, oğlumu düşünüyorum, beni beklediğini… “yavaşlayalım lütfen” diyorum kaptana, frene basıyor.

Soluklanıyorum.

Ama ölüm çıkmıyor aklımdan. Sahip olduğum nimetleri düşünüyorum tek tek ve tüm bunlar karşı şükranımın ne kadar az olduğunu. Nemleniyor gözlerim, kızıyorum kendime.

Şu koca kainatta bir nokta kadar bile olamayacak ben gibi aciz, kusur dolu, günahkar kuluna bunca nimeti veriyor Rabbim.

Peki karşılığı ?

Benim vazifelerim ?

Başım öne düşüyor, af diliyorum…

Yeni bir niyette bulunuyorum temiz sayfalar için.

Yardım et Rabbim..

Bu düşüncelere boğulmuşken yolun bittiğini fark ediyorum.

26 yıldır yaşadığım semtimdeyim.

O çok sevdiğim semtimde.

Ana caddeden aşağıya yürümeye başlıyorum.

Kulağım sokak seslerinde.

Cadde çok kalabalık, sağa sola koşuşanlar.

İçlerinde kaybolmak hoşuma gidiyor.

Her zamanki kitapçımın önüne geliyorum.

Kapı önüne resimli hikaye kitapları koymuşlar ”1 YTL”

Ucuzmuş.

Oğlum için seçmeye başlıyorum. Üzerinde “3-5 yaş grubu” diyor.

Bebeğim 16 aylık ama yinede seçiyorum bir tane.

Çünkü oğlum seviyor resimlere bakıp annesinin anlattığı şeyleri dinlemeyi.

İçeri giriyorum.

Görevliye kitabı emanet edip üst kattaki kitaplara bakmak istediğimi söylüyorum.

Güzel gülüşlü genç, başı ile tasdik ediyor.

Merdivenden çıkarken duvarlara asılı olan yeni yayınlara göz atıyorum.

Arkadaşımın kitabı da tavsiye edilenlerin arasında.

Ah… Alıp da okumadığım kitaplarım arasında kalmış.

Nasıl bir mahcubiyet hali bendeki.

Stantların içinde önce “aile ve kadın” kısmına yöneliyorum.

Cazip bir şey çarpmayınca gözüme, edebiyat kısmına geçiyorum.

Ortalıkta hoş bir sessizlik, fonda tasavvuf musikisinin tatlı nağmeleri.

“Mor Mürekkep”…

İşte okuyacaklarım listesindeki kitap.

Kaç zamandır “okumalıyım” diyip de almayı unuttuğum kitap.

Arka kapağındaki satırlara göz atıyorum, İşte okunası bir kitap….

CD ler kısmına geçiyorum.

“Minik dualar” ı arıyordum uzun süre. Her gelişimde kalmadığını söylüyorlardı.

İnşallah bu sefer vardır diye düşünüyorum,

Evet orada !

“Oğluşum sevinecek” diye gülümsüyorum.

Kasadaki görevliye cd ve kitabı teslim ederken bir başka kitap çarpıyor gözüme :

“Kalbin Sularında”…

Uzanıyorum, uzanırken o elektriği alıyorum sağ elimden yüreğime.

Arka kapağında yazanlar hoşuma gidiyor,

Ön söze bakıyorum,

Ruhuma dokunuyor.

“Bu da lütfen” diyorum,

Ödemeyi tamamlayıp kapıdan çıkıyorum.

Evime götürecek caddenin  başına geliyorum.

Köşede iki okullu kız öpüşüp vedalaşıyorlar.

“Yarınki sınava iyi hazırlan” diyor biri diğerine.

Okul günlerim aklıma geliyor, sınav arefesindeki gergin hallerimi, sokak köşelerinde arkadaşlarımla uzun süren vedalaşmalarımı.

Ne kadar uzak görünüyor gözüme o günler.

Bir rahatlamışlık, bir güven bende.

Okul bitti ya, sınav falan derdim yok artık ne güzel diyorum içimden.

Peki ya o mutlak sınav günü?

Sıçrıyorum  rahat halimden.

“İçimdeki bu ses eksilmesin ne olur, hatırlatsın sürekli .

Dalmak istemiyorum rehavete Allahım”  diyorum.

Kibar bir bayan şöför yol veriyor, tebessüm ediyorum gözlerine bakarak.

İki kedi dalaşıyor bize inat birbirleri ile

“İndirim”

Dükkanların vitrininde kocaman afişler ,kıpır kıpır oluyor içim.

Biz kadınlara has bir şey bu galiba.

“Baksam mı girip içeriye? ”

Yok Yok kalsın, hem gecikirim hem de gereksiz masraf yaparım.

Karşı kaldırıma geçtiğimde :

“Köşedeki dükkana uğramalı, minik saksılar almalı, lalelerimi ekme vakti geldi de geçiyor, toprak vardı galiba evde.” diye düşünüyorum

Dükkandan içeri girip bakındığımda istediğim türden saksıların olmadığını görüyorum.

Üzülüyorum.

Yarına nasip olur inşallah diyorum kendi kendime.

Yürümeye devam…

Fırının önünde iki adam konuşuyor.

Tam yanlarından geçerken biri diğerine “ne iş olsa yaparım, beni bilirsin”  diyor

Zor….

Allah rızkını kolaylaştırsın diyorum içimden.

Tuhafiyenin önünden geçiyorum

Karşıdan 2 kişi geliyor

Biri hararetle yanındakine öyle bir yemin ediyor ki, kızıyorum

Hep kızdım bu kadar iştahlı yemin edenlere

Bir yandan da üzülüyorum

Ve evin önündeyim

Apartmanın kapısını açmam için önce anahtarı bulmam lazım

Peki ama nerede bu?

Ah şu çantamın içinden ne ararsan var….

Fazlalıkları boşaltmalı.

Sonunda anahtar çarpıyor elime

Dairemin önündeyim

Besmele ile anahtarı çeviriyorum

Kapıyı açıyorum

Evim…

Sıcacık…

Çok şükür Rabbim

26-12-2005

Rana Çolak

3 Responses to işten eve dönerken kalpten, gözden, akıldan geçenler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*