RANA ÇOLAK

Allah bir elinizi tutmadan öbür elinizi bırakmıyor

Dışarıda yağmur vardı, akşamın lacivert karanlığı tüm güzelliği ile inmeye başlamıştı.

“Hadi sinemaya gidelim bu akşam, önce güzel bir yemek yer, ardından filmimizi izleriz. Ne dersin?”

Böyle akşamların “hayır” denemeyecek teklifini yapmıştı bana.

Havadaki koku, gökyüzünün rengi, romantik bir film izlemeye davet eder gibiydi.

Öyle de yaptık…

Güzel bir filmdi.

“Melekler Şehrini” hatırlayanlarınız olabilir. Ona benzer tarzdaydı.

Adı “cennet gibi” (Just Like Haven)…

Film,  kendini doktorluk mesleğine adamış bir genç kadının tam aşkı yakalamak üzereyken trafik kazası geçirmesi ile başlıyordu.

Detaylara şimdi girmiyim, izlemenizi öneririm.

Filmin  güzelliği bir yana , asıl içerdiği  mesaj çok tesir etti bana.

“Yaşanması gereken ne varsa hayatta, eninde sonunda yaşanıyor, eksik bir şeyler kaldı ise, illa tamamlanmasını bekliyor”

evet…

Sinema salonundan çıktığım anda her zamanki gibi ayaklarım yere sıkı basamadan, merdiven basamaklarını bulmakta güçlük çekerek, izlediklerimin hoş sarhoşluğuyla onun koluna girdim ve bu sözü söyledim kulağına :

“Yaşanması gereken ne varsa hayatta, eninde sonunda yaşanıyor”

Sonra bu sözün üzerine tatlı tatlı konuşarak,  gülüşerek eve geldik.

16 aylık oğlum anne ve teyzesini sevinçle karşıladı, üçümüz birbirimize sarılıp dans ettik salonun ortasında, hoştu…

Bir yerlerde okumuştum. Diyordu ki “yaşanması gereken ne varsa yaşıyorsunuz. Sizin için takdir edileni yaşıyorsunuz. Çünkü gerçekten hayırda, şerde, iyi gün de, kötü gün de insanlar için. Hepsi bir imtihan vesilesi. Ve hep şunu gördüm : İnanın,  Cenab-ı Hak bir elinizi tutmadan öbür elinizi bırakmıyor.”

Gerçekten de yaşam çok da zorlanarak ilerletilmiyor.

Kimi zaman olması gereken sonun ne olduğunu bilmediğimiz için aksi yönde zorluyoruz hayatı. Sonunda görüyoruz ki boşuna.

Oysa bazen durup beklemek, akıntının bizi ne yöne çektiğini anlamaya çalışmak, biraz soluklanmak daha uygun gibi görünüyor.

Bazen tercihlerimizin bizi nereye çıkaracağını bilmiyoruz.

Yoksa illaki yaşamamız gereken şeyi mi tercih ediyoruz?

Hiç düşündünüz mü bunu?

Hayat imtihanında seçtiğimiz yol ve tercihlerimiz bize ya artı puan verecek ya da eksi.

Ama inanıyorum ki nihayet değişmeyecek.

O mutlak son ne ise o olacak ve yaşanacak.

Seneca’nın da dediği gibi , mühim olan ömrün sarf edildiği yere göre kıymet kazandığını düşünerek yaşamaktır.

Ömrün uzunluğuna yada kısalığına bakmamak lazım.

Film deki bir sahne daha geldi şu an aklıma:

Adamın elinde kadını ve ablasını gösteren, son derece neşeli oldukları bir fotoğraf var.

“Çok mutlu bir gününüzde mi çekilmişti bu fotoğraf?” diye soruyor kadına.

Kadının cevabı ilginç :

“Hayır. Aksine tıp fakültesine giremediğimi öğrendiğim bir gündü. Değil fakülteye girebilmeyi, açık öğretimi bile kazanamamıştım. O gece sınav sonuç kağıtlarımı yırttım ve ablamla sabaha kadar eğlendim. Hayatımın ilk başarısızlığı idi. Oysa bütün hayatım başarılarla doludur benim. Ve hep çalış-çalış-çalışlarla… İlginç olan ve bu resmi önemli kılansa ömrümün hiçbir gününde o başarısız günümde olduğu kadar mutlu olmamıştım ben.”

Peki ya bizler?…

Düşünmek zamanı…..

(aralık 2005)

Rana Çolak

Okul başarısı eşittir aile desteği ve huzur

Öğrencinin okul başarısı üzerinde aile faktörünün oynadığı rolü konu alan Abant İzzet Baysal Üniversitesi öğretim üyesi Süleyman Çelenk’in kaleme aldığı araştırma hayli önemli sonuçlara işaret ediyor. Okul başarısının yarıdan çoğu, ailenin katkısıyla gerçekleşiyor. Araştırmada 3 ana başlık öne çıkıyor. Çocuğun eğitiminde destekleyici tutum gösteren ailelerin çocukları okulda daha başarılı oluyor.

Bu başarıda çocuğun bakımı, şefkat ve korunması öne çıkıyor. Şefkat ve koruma sağlandığı takdirde koruyucu aile yanında kalan çocukların dahi başarısı yüksek çıkıyor. Diğer yandan ailenin okul ile de irtibatlı olması son derece önemli. Ailenin öğretmenlerle işbirliği içinde çocuğuna eğitim desteği sağlaması, başarı halkasını tamamlıyor ve bir bakıma, anne babalar 0-6 yaş döneminde çocukların sadece ihtiyaçlarını karşılayan değil aynı zamanda ilk öğretmenleri sayılıyor.

Aile desteği ve ilgisinden yoksunluk ise akademik başarısı düşük ve sınıfta kalma riski taşıyan öğrencileri diğer öğrencilerden ayıran en önemli etken olarak gösteriliyor. Anne-babanın katı ve tutarsız davranışlarının, aile içi geçimsizliklerin, düşük başarıda önemli bir faktör olduğu söyleniyor. Ailesinden uzakta, yatılı okulda yahut yurtta kalan öğrencilerin aile yanında kalanlara göre daha ağır sorunlar taşıdığına da değiniliyor.

İletişimi kuvvetli bir aile ortamında yetişen çocuğun konuşma becerisinin; cümle uzunluğu, soru sayısı, sözcük dağarcığı bakımından diğerlerine göre daha iyi olduğu ise işin diğer boyutu. Araştırmaların birleştiği sonuca göre; çocuğuna yakın ilgi gösteren, çalışma ortamını düzenleyen ve çalışma programını planlayan, çocuğunun başarısını övücü sözlerle destekleyen, başarısızlığında yüreklendiren anne babaların çocukları çok daha başarı kaydediyor. Ailenin destek ve yardımı başarıda yarı yarıya etkili olduğuna göre nasıl bir çalışma izlenmeli?

Kontrol edin, baskı kurmayın

Ebeveynler okul başarısı için öncelikle çocuklarına sağlıklı bir ortam ve çevre sağlamalı. Çocuğa ders çalışması için baskı yaparken kendileri televizyon karşısına oturmamalı. Televizyonun kapalı, ev ortamının sessiz olmasına dikkat edilmeli. Çocuk çalışma saatleri dışında televizyon izlemek istediğinde seçici olma alışkanlığı kazandırılmalı ve televizyon izlemesine sınırlama getirilmeli.

Okuldan gelir gelmez ders çalışmaya zorlamayın

Çocuğun belirli bir çalışma yeri olduğu gibi belirli bir çalışma saati de olması gerekir. Bu konuda Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın velilere tavsiyesi şöyle: “Her çocuğa uygun gelebilecek ideal bir zaman yoktur. Ama kesinlikle olmayacak bir zaman vardır, o da çocuk okuldan gelir gelmez derse oturtmaktır. Bazı aileler, ‘Önce derslerini bitir, sonra oynarsın’ diyerek çocuğu okuldan gelince ders başına oturtmaya çalışır. Oysa çocuk zaten bütün gün okulda ders yapmış ve yorulmuştur. Okuldan gelince sınıfta baskı altında tuttuğu enerjiyi boşaltması, koşması, dilediği gibi oynaması gerekir.”

Odasındaki masada çalıştırın

Evde çocuğun belirli bir çalışma yeri olmalı. Kanepede oturarak, yatağına uzanarak ve televizyon karşısında ders çalışması doğru bir yöntem değildir. Çocuğun odasına bir çalışma masası konulmalı ve burada ders çalışması sağlanmalı. Hiç olmazsa başka bir odaya masa konarak ders çalışmasına yardımcı olunmalı. Çocuğun ders çalışması için çevreyle ilişkisini kesmesi de yanlış bir uygulamadır. Ders haricinde sosyal ve sportif ortamlara katılması ders başarısına yardımcı olur.

Çocuğun sağlık durumuyla yakından ilgilenilmeli

Çocuklardaki işitsel, görsel ve algısal sorunlar okul başarılarının düşmesine neden oluyor. Çocuğun yaşıyla orantılı olarak algısının gelişip gelişmediğini, herhangi bir sağlık sorununun olup olmadığını mutlaka kontrol ettirin. Başarısızlığı nedeniyle uzmanlara getirilen birçok çocuğun, aslında anlama/algılama yollarında sorunlar olduğu, dikkat eksikliği, özel öğrenme güçlüğü gibi rahatsızlıklardan dolayı başarısızlık gösterdiği ortaya çıkıyor. Gerekli tedavinin yapılmasıyla birlikte işler yoluna giriyor.

Öğretmenle sıkı işbirliği kurulmalı

Veli toplantılarına gidilmeli, ayrıca çocuğun durumunu izlemek için danışman öğretmeni yahut sınıf öğretmeniyle sıkı bir iletişim ve işbirliği içinde olunmalı. Öğretmenle geliştirilecek sıcak ilişkiler ve samimi bir bağ çocuğun başarısını artıracaktır.

Çocuğun her istediği yapılmamalı

Her istediği yapılan doyumsuz çocuk hiçbir şeyden mutlu olmamaya başlar. Çocuğa yeteri kadar harçlık verilmeli. Eğer okulda yemekhane ve servis imkanları varsa fazla harçlık vermek doğru değildir.

Okul dışındaki arkadaşları kontrol edilmeli

Çocuğun arkadaş grubu hakkında aile bilgi sahibi olmalı, arkadaşlarının kötü alışkanlıklarının olup olmadığı hakkında öğretmenlerden bilgi almalı, sigara, alkol ve uyuşturucudan çocuğunu uzak tutmalı.

Sorularına cevap verin

Çocuklar bitmek bilmeyen bir soru hazinesine sahiptir. Sürekli soru üretirler. Sorularına cevap bulması çocuğunuzun öğrenmeye karşı ilgisini artıracaktır.

Kardeş veya başka çocuklarla kıyaslanmamalı

Çocuk, ailesi tarafından sık sık ve olur olmaz her yerde eleştirilmemeli. Çocuğun evde ders çalışması kontrol edilmeli. Nasıl ders çalışılacağı öğretilmeli.

Çocuğunuza güvendiğinizi hissettirin

Çocuğunuz kendisinin başarılı olacağına dair inancınızı bilmeli. Eğer çocuğunuzun başaramayacağını düşünüyorsanız çocuğunuz da kolayca bu fikre kapılıp başarısızlığa uğrayabilir.

Çocuğun yanında kavga etmekten kaçının

Yanında kavga edilen çocuk derse ve öğrenmeye ilgisiz kalır. Kafası, aile içi geçimsizlikler ve ana-baba problemleriyle meşgulken öğrenmeyi düşünmesi beklenemez. Eğitiminde başarının anahtarı ailedeki huzurdur.

Hanzade Yücel

Çocukların hayatındaki ilkler önemlidir

Peygamberimiz çocukların hayatlarındaki ilk’lere dikkat ederdi. Bu ilklerden birisi de çocuğun midesine inen ilk gıdaydı. Peygamberimiz, Enes’in annesinden Enes’i doğurduğunda çocuğa süt verilmeden kendisine haber verilmesini istemişti. Enes doğar doğmaz Efendimizin yanına getirildi. Peygamberimiz de bebeğin ağzının içini iyi cins bir hurma ile ovdu yani tahnik etti.

Peygamberimiz diğer önem verdiği ilklerden birisi de çocukların ilk duyduklarıydı.

“Kimin bir çocuğu olur da sağ kulağına ezan sol kulağına kamet okursa, ona Ümmi Sübyan (bir tür çocuk hastalığı) zarar vermez”

Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar

Yeniçeriler kapıyı zorlarken, Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu… “Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam ersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar. Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, düşlediğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece, o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın, beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.” Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları gerirdi: “Dünya bir düştür. Evet, dünya… Ah! Evet, dünya bir masaldır.”

Yalancı !

Anne ve babaların yalan konusunda ne yapmaları gerektiğini Uzman Pedagog Elif Koca anlatıyor…

Çocuklar da bazen yetişkinler gibi yalan söyleme yoluna gidebilir fakat bu beyaz yalanlar ileride karşınıza büyük yalanlar olarak da çıkabiliyor. Anne ve babalar sürekli yalan söyleyen çocuklar konusunda büyük endişe yaşayabiliyor.
Yaşa göre farklılık gösteriyor

Araştırmalar, çocukların yalana başvurma nedenlerinin, yaş dönemlerine göre farklılık gösterdiğini ortaya koyuyor. Pedagog Elif Koca, “5 yaşından önce yalanla gerçeği ayırt edemeyen çocuğun söylediği yalanları, yanlış yorum olarak değerlendirmemek, hatta yalan olarak etiketlendirmemek gerekiyor” diyor.

Diğer bir durum da çocukların abartılı konuşmalarının yalanla karıştırılabilmesi. Çocuklar yaşadıkları olayları abartarak anlatabiliyor, ilkokul çağında ise bu durum ortadan kalkıyor. Panik yapmadan, bu davranışı gelişiminin bir parçası olarak düşünüp, beklemek yeterli. Pedagog Elif Koca, “Çocuk yalanlarında gerçeği iyi değerlendirememe, gördükleri ve duyduğu şeyleri uydurma veya olmamış şeyleri olmuş gibi anlatma söz konusu” diyor.

Nasıl engel olunur?

■ Yetişkinler olarak çocukların yanında yalan söyleyerek kesinlikle kötü örnek olunmamalı. Çocuklar gördüğünü hızlı bir şekilde taklit etme yeteneğine sahip oluyor. Ebeveynlerinden görecekleri olumlu ya da olumsuz davranışları taklit ederek kolaylıkla öğrenebiliyorlar.

■ Yalan söyleyen çocuğu yargılamak, rencide etmek yerine neden yalan söylediği üzerine yoğunlaşılmalı.

■ Çocukla sağlıklı iletişim ve etkileşim kurulmalı. Düşüncelerini özgürce söyleyebilme imkânı tanınmalı.

■ Korkutucu disiplin yöntemlerinden uzak durulmalı, çocuğun yapacağı olumsuz davranışlar karşısında alacağı tepkilerle başa çıkma yolları öğretilmeli ve yalandan uzaklaştırılmalı.

■ Çocuğun yalan söyleyerek çıkar elde etmesine izin verilmemeli.


Çocuklar neden yalan söylüyor?

■ Çocuklar yalan ve gerçeği ayırt edemedikleri için yalan söyleyebiliyorlar.

■ Anne ve babalarından ya da yakın çevrelerinden, yalan söyleyen kişilere şahit olunca yalan söyleyebiliyorlar.

■ Bisikleti olmayan çocuğun “Bisikletim var” demesi gibi mahrum kaldıklarında, özlem duyduklarında yalan söyleyebiliyorlar.

■ Çocuklar baskı hissettikleri durumlarda. Zarar görmemek ceza almamak için yalana başvurabiliyorlar.

■ İlgiye, sevgiye ihtiyaç duydukları durumlarda dikkat çekmek için yalan söylemeyi tercih ediyorlar.

Baby Kids

Din nedir?

Kur’an-ı Kerim’i hakikaten sevmek lazım. Bence ilk başlanacak nokta Kur’an-ı Kerim değil ilk başlanacak nokta Peygamber. Peygamberin hayatı, yaşantısı, neler yapmış, hangi ahlak üzere hareket etmiş. Çünkü din nedir diyorsunuz? Güzel ahlaktır diyor başka bir tarif vermiyor. Bana bir gazeteci sordu ben dinsizim dedi siz ne diyeceksiniz dedi. Ben de dedim o zaman siz güzel ahlaksızım demek istiyorsunuz çünkü din güzel ahlaktır dedim. Yok, o zaman öyle değilim dindarım dedi. Şimdi bu tarifi verdiğinizde herkes bir titriyor. Çünkü bizde din denince çok başka şeyler geliyor insanların aklına, mecbur edilmeler mecburiyetler akla geliyor. Hayır din o değil güzel ahlaktır. O halde peygamberin ahlakı nedir önce onu öğrenmek lazım. Bu gayrete girdiğiniz zaman Kur’an-ı Kerim’i anlamak kolaylaşıyor.

Cemalnur Sargut

Çocuklarımızın mahremiyet eğitimi

Fotoğraf : Rana Çolak

İslam mahremiyete, yani kişiler arası bedensel sınırların muhafaza edilmesine büyük önem verir. Ev içindeki mahremiyet konusunda dahi bir takım prensipler koyan dinimiz, Müslüman’ın aile hayatını tam bir emniyet altına alarak hissi ve ahlaki dejenerasyonların önüne geçmeyi hedefler. Bu sebeple hem ferdin hem de sosyal hayatın korunması adına, mahremiyete ait pek çok hükümler koymuştur.

MAHREMİYET NEDİR?

Mahremiyet, “haram” kelimesinden gelir ve “haram olma hali” demektir. Herhangi bir şey yasaklanmışsa onu yapmak haramdır. Bu haram olan şey için “mahrem” kelimesi de kullanılır. Yasaklılık haline ise “mahremiyet” denir. Bir anlamda buna dokunulmazlık da diyebiliriz. Haram, mahrem ve mahremiyet kelimeleri, dini hükümlerle ilgili olarak yasak olan her şey için kullanılmıştır. Fakat mahrem ve mahremiyet kelimeleri, özellikle aile hukuku sahasında daha özel bir kullanım kazanmışlardır. Mahremiyet kelimesi insan vücudu için, özellikle cinsel arzulara konu olması açısından kullanıldığında, cinsel dokunulmazlık anlamına gelir. Bu durumda mahremiyet, insan vücudunda bakılması, dokunulması ve hakkında konuşulması haram olan bölgeleriyle ilgili dokunulmazlık halidir.

Türkçemizde mahremiyet kelimesi bu anlamda kullanılmakla birlikte, bu anlamdan hareketle kişinin özel alanı, gizlilik gibi anlamlarda da kullanılmaktadır. İslam’dan önceki cahiliye döneminde insanlar her an istedikleri eve veya odaya izinsiz girebiliyor, gerek aile fertlerinin gerekse başkalarının mahremini görebiliyorlardı. Medineli Müslüman bir hanım günün birinde Rasulullah’ın (s.a.v) yanına gelerek, “Ey Allah’ın Rasulü! Günün her hangi bir saatinde biri kapımdan odama dalabiliyor, görünmek istemediğim bir halde beni görebiliyor. Artık bir ikaz yapsanız da, kimse kimsenin evine, odasına izinsiz girmese, istemediğim bir görüntü içinde iken görmese…” dedi.

Aynı günlerde Hazreti Ömer de (r.a) Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v) yanına gelerek, “Ey Allah’ın Rasulü! Beni çağırması için evime gönderdiğiniz çocuk izin istemeden yattığım odaya girdi. Ne kadar toparlansam da beni üzerim açık halde gördü. Keşke Rabbimiz bir yasak koysa da evimize, odamıza izinsiz kimse girmese” dedi. İşte bu ve buna benzer isteklerin çoğaldığı sıralarda Nur Suresi’ndeki aile hayatını koruma kuralları koyan ayetler indi: “Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip (izin alıp) ev halkına selam vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha iyidir; herhalde (bunu) düşünüp anlarsınız.”

İslam’ın yüksek edeplerinden biri de aile fertlerinden kim olursa olsun, odasına izin isteyerek girmektir. Sahabilerden biri, “Ben annemin odasına girerken de mi izin isteyeceğim?” diye sordu. Rasulullah (s.a.v) “Evet” dedi. Aynı adam, “Benden başka anneme hizmet edecek kimse yoktur. Odasına her girişte izin mi isteyeceğim?” dedi. Rasulullah (s.a.v), “Sen anneni çıplak görmek ister misin?” buyurdu. Adam, “Hayır, annemi çıplak görmek istemem” deyince, “O zaman her girdiğinde izin iste” buyurdu.

Nur suresinin 58. ayet-i kerimesinde, buluğ çağına ermemiş çocukların dahi, şafak zamanı, öğlenin sıcak zamanı ve yatsıdan sonra ebeveynlerinin yanına girmeleri için izin istemelerinin gerektiğini, zira bu vakitlerin uyku ve istirahat vakti olduğundan, izinsiz girdikleri takdirde örtünecek zaman bulanamayacağından, mahremiyetin çiğneneceği bildirilmektedir. Ayetin devamında, “Çocuklarınız ergenlik çağına girdiklerinde, kendilerinden öncekiler (büyükleri) izin istedikleri gibi onlar da izin istesinler…” buyrulmaktadır.

MAHREMİYET EĞİTİMİ NEDEN ÖNEMLİDİR?

Yüce dinimiz aile ve toplumun devamı için en güzel ahlakı öğretmeyi emreder. “Çocuğun anne babası üzerindeki hakkı, ona iyi bir eğitim ve iyi bir isim vermesidir.” Her eğitimde olduğu gibi mahremiyet eğitimi, daha güncel bir ifadeyle cinsel eğitim şüphesiz ailede başlar. Mahremiyet insanın özelidir, bir ihtiyaçtır. Bireyden hareketle toplumun mahremiyet hususuna olan dikkatleri ne kadar sağlam ve köklü ise kişisel, özel sınırlar da o kadar iyi korunur. Sözgelimi, odalara girerken kapıyı çalmak ve sesli olarak izin istemek, ev içinde de olsa kılık kıyafetlere dikkat etmek gibi aile içinde mahremiyet sınırlarına özen göstermek hem tarafların birbirine olan edep ve hayasının hem de Allah’a olan kulluk vazifelerinin bir gereğidir.

Anne babalar geleceğin büyükleri olan çocuklarına bu mahremiyet anlayışını ve haya duygusunu küçük yaşlardan itibaren kazandırmaya başlamalıdırlar. Günümüzde pek çok ebeveynin ihmal ettiği bir konu olmasına rağmen çocuğa “mahremiyet” duygusunun verilmesi hayati bir öneme sahiptir. Mahremiyet eğitiminde ihmale uğrayan çocuklar dışarıdan kendilerine gelebilecek olan istismarlara karşı savunmasız kalabildikleri gibi ileride kendi cinsel hayatlarını kontrol altında tutmakta da zorlanabilirler. Günümüzde yaşanan sözlü veya fiili taciz olayları karşısında çocukların tepki vermede yetersiz kalışlarının temelinde çoğunlukla ailede kendilerine yeteri kadar mahremiyet eğitiminin verilmeyişi yatar.

MAHREMİYET EĞİTİMİ NEDEN VERİLEMİYOR?

Aile içinde “edep” kavramı çoğunlukla, çocukların anne ve babalarına karşı gelmemeleri, onların sözünden çıkmamaları gibi anlamlar çağrıştırır. Ve “edep” derken cinsellikle ilgili bazı tehlikeler yokmuş gibi davranılır veya bu tür konuların açılması hiç mi hiç uygun görülmez. Ancak anne babaların şunu unutmamaları gerekir ki, çocukları büyümeye devam ediyor. Biz istesek de istemesek de onlar, yaşlarının ilerlemesine paralel olarak cinsellikle ilgili konuları ya duyuyor ya da müşahede ediyorlar. Bundan daha da önemlisi, bir insanın fizyolojik özelliği olarak bu dürtü onlarda gelişiyor. İşte, ailede mahremiyet eğitimi yerinde, zamanında ve metoduna uygun olarak verilmediği takdirde çocuklar hissi dengesizliklerle karşı karşıya kalabilecekleri gibi cinsel istismara karşı da cahil ve savunmasız bırakılmış olurlar.

Kız olsun erkek olsun çocuklara mahremiyet eğitimi verirken, sadece nasihat etmek yeterli değildir. Hatta çok defa cinsel istismara karşı dikkatli olmaları adına “Aman, oğlum/kızım, dışarıdaki kötü insanlara dikkat et, seni alır kaçırır…” türünden korku içeren nasihatler çocuğun ruhunda derin yaralar açılmasına da neden olmaktadır. Böylesi nasihatler çocukların içe kapanmasına ve sosyal çevreden korkup kopmasına neden olabilir. Şu halde çok iyi bilinmelidir ki, çocukların mahremiyet eğitimi tek başına nasihat ile veya korkutmalarla olabilecek bir şey değildir. Ve üzülerek belirtmek gerekir ki günümüz anne babaları kendi çocukları açısından hayati önem taşıyan bu eğitimin nasıl verileceği hakkında yeterli bilgiye sahip değiller. O halde mahremiyet eğitimi nasıl verilmeli?
Bizim mahremiyet eğitimi derken kastettiğimiz, edep sınırlarını zorlayarak her şeyin açık seçik konuşulması değildir. Ancak dünyanın bin bir türlü halinin olabileceğinin çocuğa uygun bir dille anlatılması gerekmektedir. Mahremiyet eğitimi çocuklara en kolay olarak 4-7 yaş arasında kazandırılır. Her anne babanın çocuklarının mahremiyet eğitimi hakkında şu hususlara dikkat etmesi gerekmektedir:

ODALARA GİRERKEN İZİN İSTENMELİ

Aile bireylerin birbirlerinin odalarına girerken, kapıyı çalarak ve izin alarak girmeleri çok önemlidir. Özellikle anne babanın bu tutumları, çocuklar üzerinde hem kendilerine değer verildiğinin hem de özel odalara girerken izin istenmesi gerektiğinin öğretilmesi açısından önemli. Çocuklara özellikle anne baba kendi odalarında iken kapının vurulmadan içeri girilmeyeceği, ancak bunu yaparken de gayet yumuşak bir ses tonuyla, “Ben odada giyiniyor olabilirim” gibi açıklamalar yapılmalıdır. Aksi takdirde ebeveynlerin özel odalarındaki yaşantılarına çocukların şahit olma durumu söz konusu olabilir. Yahut çocukta kendisinin istenmediği gibi bir anlayışın ortaya çıkmasına veya yatak odasını çocuğun çok ilgisini çekecek bir yer haline getirilmesine neden olunabilir. Birçok insan da çocuklarından saklanmanın gereksiz olduğunu düşünür. Halbuki çocukların gördüğü birçok şey ilerideki hayatlarına etki etmektedir. Hatta çoğu zaman müşahede ettikleri ve fıtrata uygun olmayan uygunsuz vaziyetler, onların ruhi bunalımlara düşmesine sebep olmaktadır.

TUVALET VE BANYO ADABI ÖĞRETİLMELİ  

Çocuklara mahremiyet terbiyesinin kazandırılması için 4 yaşından itibaren anne babası ile birlikte tamamen çıplak olarak banyoda bulunmamalıdır. Çocuk kendi bedeniyle anne ve babasının bedeni arasında sınırlar olduğunu bilmelidir. Banyoda çocuğun avret yerlerini örtmesi, tuvaletteyken kapısını kapalı tutması, banyo veya tuvalete girerken kapıyı mutlaka çalması gerektiği anlatılmalıdır. Böylece çocuğun zihnine, buraların özel bir yer olduğu yerleşecektir. Artık 4 yaşına basmış bir çocuk tuvaletin “özel” bir mekan olduğunu öğrenmeli, tuvalet ihtiyacını gideren birisinin başkaları tarafından görülmesinin uygun olmayacağını bilmelidir. Bunların yanı sıra anne babanın da dikkat etmesi gereken noktalar vardır. Mesela, banyodan çıkan ebeveynlerin havlu veya bornozu vücutlarını tam örtecek şekilde kullanmamalarını da aynı kategoride değerlendirebiliriz.

EV İÇİNDEKİ KILIK KIYAFETE DİKKAT ETMELİ

Anne ve babalar ve ailenin diğer fertleri, caiz olsa bile ev içi giyiminde aşırıya kaçmamalıdırlar. Anne ve babanın evin içerisindeki tutum ve davranışlarının bir kısmı mahremiyet eğitimi içerisine girer. Ama diğer bir kısmı ise adap dediğimiz kısmın içerisine girer. Örneğin anne babanın pijamayla evin içerisinde dolaşmasının mahremiyet eğitimine bir zararı olmaz. Ancak şort gibi kısa iç çamaşırlarıyla dolaşmaları, mahremiyetin hafife alınması için yeterli derecede kusurlu bir davranıştır. Bir taraftan çocuğunuza vücudunuzun kimse tarafından görülmemesini öğretirken evin içerisinde şort giyiyor olmak çocuğun mahrem duygularının gelişmesine engel olur. Şunu unutmayalım ki, aile yaşantısı, çocuklarımız için hayatın bir provası mahiyetindedir. O ailesinden ne gördüyse, hayatında da onu tatbik edecektir.

Uzmanlara göre çocukların öncelikle “bedenim bana özeldir” bilincini kazanması gerekiyor. Doğduğu günden itibaren elden ele dolaşan, öpülüp sevilen bebekler ilerleyen yıllarda artık kendi bedeninin farkına varmalı, çevresindeki yetişkinlerden ayrı bir birey olduğunu anlamalıdır. Kendi farklılığının bilincine varamamış çocuklar tacize karşı koyamıyor. Mesela anneler altını ıslatmış çocuğun birden öfkeyle pantolonunu indirmek yerine, bunu daha sakince ve çocuğun mahremiyet duygusunu tadacağı diğer gözlerden uzak bir yerde yapmalıdır.

Psikolog Belkıs Ertürk mahremiyet duygusu geliştirecek pratik uygulamalardan söz ederken şunları tavsiye ediyor ebeveynlere: “Kız ve erkek kardeşler aynı yatakta, odada yatırılmamalı. Yer sıkıntısı varsa perdeyle oda ikiye ayrılmalı. Günümüzde üç çocuğu, dört çocuğu olan ailelerin her çocuğa bir oda tahsis etmeleri mümkün olmayabilir. Bu durumda yapılacak şey, çocukların giyinip-soyunurken veya mahrem halleri sırasında ayrı odalara gitmeleri, başkası görmeden üstünü değiştirmesidir. Çocuğu her önüne gelen değil, belli kişiler tuvalete götürmeli. Bu esnada kapı kesinlikle kapalı olmalı, kimse içeri alınmamalı. Ebeveynler çıplaklığa çok dikkat etmeli. Eşler birbirine cinsel içerikli şakalar yapmamalı. Evlatlarını dudaklarından asla öpmemeli. Aksi takdirde çocuklar, başkaları tarafından da dudaklarından öpüldüğünde, çıplak bedenine dokunulduğunda yaşadıklarını normal karşılıyor, tacize uğradığının farkına varamıyor.”

Sonuç olarak unutmamalıyız ki eğitim ve terbiye çocuğun doğumuyla başlaması gereken bir süreçtir. Çocuğa mahremiyet anlayışını kazandırmaya çalışırken, zorlayarak, korkutarak katı bir disiplinle yaklaşmamaya dikkat edilmelidir. Psikolog Abdullah Purtaş da, “Çocuğunuza mahremiyet anlayışını kazandırmaya çalışırken, zorlayarak, korkutarak katı bir disiplinle yaklaşmamaya dikkat etmelisiniz. Aksi takdirde ya söylenenin zıddını yapan ya da konuşmayan, özgüveni eksik bireyler karşımıza çıkabilir” diyor. Görmemezlikten gelmek, çocuk anlamaz demek, yabancı mıyız diye düşünmek, ileride aklımıza dahi getirmek istemediğimiz bazı sıkıntıların başlangıç noktası olabilir. Mahremiyeti anlatırken kendimiz de örnek olmalıyız. Cinsellikle ilgili konularda edep sınırlarını aşmadan çocuklarımıza uygun ve yerinde bilgiler vermeliyiz.

ÇOCUKLARIN ELBİSELERİ HERKESİN İÇERİSİNDE DEĞİŞTİRİLMEMELİ

Çocuğun 4 yaşından itibaren avret bölgelerinin başkaları tarafından görülmesinin doğru olmadığını adım adım öğrenmesi gerekir. Bu bağlamda çocukların elbiseleri herkesin içerisinde değil kimsenin görmediği bir ortamda değiştirilmelidir.

ANNE BABALAR DAVRANIŞLARINA DİKKAT ETMELİ

Çocuklarının cinselliğe duyduğu ilgiden yakınan anne babalar tarafından çoğu zaman “Eşim bana sarıldığında oğlum beni babasından kıskanıyor”, “Oğlum beni dudaklarımdan öpmek istiyor”, “Kızım eşimi bana dokundurtmuyor!” gibi serzenişler dillendirilir. Eşler arasında özel olması gereken bu tür hareketler çocuğun mahrem duygularının gelişmesinin önüne geçer. Çocuklar ebeveynlerinin mahremiyetlerine, aklı ermeye başladığında, yani kendi bedenini ve başkasının bedenini fark etmeye başladığında vakıf olmaya başlarlar. Ebeveynlerin mahrem sayılabilecek sevgi davranışlarını özellikle 4-7 yaş dönemi çocuklarının yanında göstermeleri, onların dünyasında “evcilik oynama” adı altında farkında olmadan cinsel içerikli oyunlara dönüşebilmektedir. Özellikle kız çocuklarına karşı gösterilen cinsel istismarların pek çoğunun bu tür oyunlarda kendini gösterdiği istatistiklerde mevcuttur.

Hüseyin OKUR